Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kısa Filmler Üzerine’ Category

İnsan işgücünü satarak emeğine, emeğinin ürününe, onun vitrindeki çekiciliğine yabancılaştığı gibi hayatına ve eylemlerine de yabancılaşır. Sinemakavram’ın “Mavi Piyano” filminde de kadın, müzik aletleri satan bir dükkanda çalıştığı halde, oradaki müzik aletleriyle ilişkisi sadece bir gitarı kırması ve patronundan azar işiteceğine dair endişesidir. Kızına piyano almaya gelen başka bir üst sınıf kadını dinlerken de kızına bir gün piyano alabileceğine dair bir hayali ya da öyle bir planı yoktur. Kendi kızına aldığı melodikayı yine kendi mahallesinde bir dükkanda görür. Mavi melodikanın piyano benzerliğinden dolayı alınması ve kız çocuğu tarafından piyano şeklinde çalınması, yine kendi içinde bir gerçek değil, bir siyah kuyruklu piyanonun ve onu çaldıracak hocaların küçük bir simulakrıdır.

Filmde “Aslan oğluma bak, hemen de nasıl çözdü melodika çalmayı” diye düşünür baba. Kızını melodika çalarken görmesi de, ancak şaşkınlığıyla sonuçlanır. Kız çocuklarına yapılmayan değil ama geciken iltifat ilkesi gereği, an savuşturulur. Bundan sonraki hamlesi karısınadır: “sen kahvaltıyı hazırlamadın mı daha?”

(daha&helliip;)

Reklamlar

Read Full Post »

Paranın hiç bir şeye saygısı yoktur, en kutsal olanlar da dahil…”

Karl Marx

Tarihte önemli kırılmalardan biri Newton’un sadece birkaç değişkenle bütün evreni açıklayan yasayı bulmuş olmasıdır. Kütle ve yerçekimi yani, her şeyi açıklar. Buna benzer şekilde, Adam Smith de rekabet ve işbölümü önermiştir ulusların zenginliğine. Yani 18. yüzyılda gelişen pozitivizm, pozitif bilimler ile sosyal bilimler arasındaki metot farklılaşmasını azaltmıştır. Ama bundan daha ötesi, yeni bilimsel gelişmeler, dogmaya karşı bir yıkım yaratmış ve ilerleme fikri güçlenmiştir. Bütün dünyanın, bütün evrenin işleyişini bilmek, ona yakınlaşmak için müthiş bir bilimsel açlık çağı da başlamıştır.

Bu dönemde Marx, Darwin’in çalışmalarını tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimlerindeki temeli olarak görmüş ve ‘Das Kapital’i, “Darwin’e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx’tan” ibaresiyle imzalayıp, hediye etmiştir. Engels de, Darwin’i doğanın metafizik değil, diyalektik işlediğinin kanıtlayan adam olarak karşılamıştır.

Ancak bugün hakim iktisat paradigması, içine Marx’ı da koyarak o dönemde tüm sosyal bilimcilerin birkaç yasa ile toplumdaki gelişmeleri ve geleceği açıklama hevesinin bilimsel bilgi üretmediğini ve ayrıca kendi anlayışları içinde “tarihçilik” olmadan sosyal bilim yapılamayacağı iddiasını ileri sürmektedir. Ya da başka bir deyişle; tarihin “contingent” yönü vurgulanır ve tarihin biricikliği hasebiyle sosyal bilimlerde bilimsel bir metodun geliştirilemeyeceği savlanır.

Ancak neredeyse ayrı bir bilim anlayışı ortaya koyan Marx’ın bu dönemdeki “Klasik İktisatçı”lardan tamamen ayrı tutulması gerekir. Çünkü gelişim ve değişimin ipuçlarını ortaya koyan, dinamik bir teorinin ve belki bilimsel bir yöntemin yaratıcısı Marx, kesinlikle donuk bir teori geliştirmemiştir. Marx, Smith, Ricardo, Malthus gibi Klasik İktisatçılara nazaran kıyaslanmayacak düzeyde farklı bir bakış açısı koymuştur ortaya. Ancak, soğuk ideolojik savaş gereği, kitlelerin gözünde manipüle edilmiş ve insanlığın sosyalizm adına var ettiği tüm tarihsel birikim ve değer de yok sayılmıştır. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Eşik uçurumu ayrımlayan ince çizgidir. Gözle görülmez hemen. Görülmezse de koyu bir boşluk haline gelir. Hep yaptığımız gibi bir kısa film üzerine bir yazı yazmaya koyulmak yine ve tasarlandığı gibi, üzerinde de uzunca düşünmek. Bir anlayışın eşiği midir?

Film sabaha hazırlanan gri bir güneşin yine de aydınlattığı, yüksekli-alçaklı, katlı-tek katlı, araziye göre eğilimli, yine de yaşamaya meyilli bir kenar mahallenin genel görüntüsü ile açılıyor. Bundan sonra yönetmen diyor ki; “evet bu sokaktayım ama rastgele bir ev seçelim”. Fark eder miydi? Hayır. Etmiyor, aynı yerdeysek aynı mesele üzerindeyizdir. Aynı hayat ritmi teklemesindeyizdir. Görüntüler seçtiği evdeki temsili bir günü en olağan gündeliklerle takip ediyor. Bir çaydanlık titriyor, çayın sesi tütüyor, soba harlıyor, yeni doğmuş değil de gecenin dibi gibi bir sabahta kondulardan karbon salınımları kıpırdıyor. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Mevsim dönümlerinde mağaza vitrinlerinde vitrinleri yenileyen, ayakkabılarını çıkarıp çorapla vitrine girmiş insanlar görürüz. Garipsenecek bir görüntüdür aslında, bir insanın vitrinde olması fikri tuhaf gelir insana. Oysa hepimiz bir vitrinin içinde ya da önündeyiz artık. Çünkü her şey vitrine konabilir, bunun önünde hiçbir hukuksal engel yok. Vitrine konulan kırmızı bir elbise veya fiyonklu bir pabuç olabileceği gibi duygularınız, hayalleriniz, düşünceleriniz, özlemleriniz de olabilir. Hatta kutsadığınız herhangi bir değer, cefakar bir anne de olabilir vitrindeki.

Vitrinin hep kadınla özdeşleştirilmesi kadınların daha çok alışveriş yapmasına, ya da kadının daha estetik bir varlık olmasına bağlanır, bu yüzdendir kadın meta olarak daha çok kabul görür! Son yıllarda erkek cinsinin de feminen karakteri (metroseksüel olma meselesinden bahsediyorum) onu da pazara daha uygun bir meta haline getirmiştir. Vitrin için cinsiyet fark etmez, o biseksüeldir, önüne geleni pazarlar. İçini nasıl doldurduğunuza bağlıdır. Güzelliği de kalıba döker, sıfır bedeni pazarlar, insanlar o kalıba girmek için anoreksik olurlar. (daha&helliip;)

Read Full Post »

“Atlet” isimli yazımızın açtığı yoldan ilerleyelim. Sinemada açık bırakılan ya da açık kalan kapının zihindeki algısı, bir tehlikenin varlığından ibarettir. Tabi bu, açık kapı görüntüsünü izleyecek diğer görüntülerle de doğrudan ilişkilidir. “Kapılar” filminde ise bu algı tamamen yerle bir ediliyor. Açık bir sokak kapısının ardından gördüğümüz ve göreceklerimizin teminatı olan, kim bilir hangi cam üreticisinin hangi amaçla ama mutlaka çok estetik bir fikir olarak ürettiği rengarenk banyo camı zihnimizi erotik seslerle zorluyor. Tıpkı kravattaki İskender lekesinin zihnimizi zorladığı gibi.

Sevdiği kız İskender söyledi diye kendisine de İskender isteyen, lakin devamlı yan yana oturmanın ve bu anlarda zihnine hakim olan, yaşadığı o yoğun erotizmin muhtemel heyecanıyla İskenderi kravatına döken bir adam… Toplumda ait olduğu yeri kendisi de tanımlayamayan, nereli olduğunu bile bilmeyen iş arkadaşlarıyla sinemaya gitmeyip hemşerisi kapıcı İhsan’la dertleşen (kendi deyimiyle teknisyen İhsan), kapısını açık bırakmaktan çekinmeyen ancak orta sınıf paranoyasını yaşayan, bu anlamda genelleşip bir arketip oluşturan, “ Kapılar” filminin orta sınıf mensubu anti-kahramanından söz ediyoruz. (daha&helliip;)

Read Full Post »

KAPILAR filmini izlemek için tıklayın!

Pembe panjurlar mutlu bir yuvaya, kapkara bıyık kötü adama, şemsiye ile yürüyen yaşlı adam gizli bilgeliğe, uzun tırnaklar bir vamp kadının kapanına delalet eder ve sinemanın bu semboller dünyasında aklımız otomatik çalışır. “Kapılar” filminin değişik yönlerinden bir tanesi atlet simgesinin kullanımı, ilginç sosyolojik alt okumaları ile yaşam biçimlerinin çeşitliliğine yaptığı vurgu olabilir. İlk izlendiğinde gözden kaçabilecek bu kostümün aslında önemli bir görevi var gibi filmde. Nedir atlet?

Beyaz atlet, Hollywood’a Marlon Brando ile girmiş. Daha sonra James Dean ile özdeşleşmiş ve popülerliğini onunla kazanmış. Amerikan dizilerinde ve filmlerinde, “müfettiş” ya da “dedektif” denilen, başına buyruk, parayla laubali olmayan, yalnız ama işinde kabiliyetli, kızların gözdesi adamların ev kıyafetiydi atlet. Bu yıllarca alt belleğe işlemiş başka bir fotoğraftı. O iyi ve gizemli adamlar eve geldiklerinde giyerdi bu kostümü, hatta buzdolabından bira da alırlardı hemen! (“Kapılar filmindeki gibi!) Bir ipucundan çıkıp bütün cinayeti çözerken ya da aniden çalan kapı ile gelen güzel bir kadının şuh bakışını karşılarlarken üzerlerinde olurdu. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Kısa filmcilik ve bu dolayımla üretim ve dayanışma felsefemizin ana hatlarını çizdiğimiz manifestomuz ayrıca yayınlanmayacak! Çünkü manifestolar hep ana çerçevede kaldığındandır, özet sözler söyleyeyim derken büyük büyük konuşur. Özellikle sinema gibi biraz yolda dinlenmeniz, dönüşmeniz gereken büyük ve uzun yürüyüşlerde, manifestolar bir şeye derman olmayan halleri ile gereksiz yere genel kalır. Hem herkese dokundurma hem de kimseye karışmama kolaycılığı sağlar. “Manifestoda dedik ya!” cesaretinin şiirsel metinleri olurlar. İşte siz, başlayan bu yazıda ve devamı yazılarda, olmayan manifestomuzun somut yansımalarını göreceksiniz. Bir manifestoyu banttan ve buz gibi vermek yerine, böylelikle canlandıracağız. Yani bu yazılar “yok manifesto”muzun ve görüşlerimizin bütünlüğünün önemli parçaları olacak biraz. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Older Posts »