Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ayşe özer’

Mevsim dönümlerinde mağaza vitrinlerinde vitrinleri yenileyen, ayakkabılarını çıkarıp çorapla vitrine girmiş insanlar görürüz. Garipsenecek bir görüntüdür aslında, bir insanın vitrinde olması fikri tuhaf gelir insana. Oysa hepimiz bir vitrinin içinde ya da önündeyiz artık. Çünkü her şey vitrine konabilir, bunun önünde hiçbir hukuksal engel yok. Vitrine konulan kırmızı bir elbise veya fiyonklu bir pabuç olabileceği gibi duygularınız, hayalleriniz, düşünceleriniz, özlemleriniz de olabilir. Hatta kutsadığınız herhangi bir değer, cefakar bir anne de olabilir vitrindeki.

Vitrinin hep kadınla özdeşleştirilmesi kadınların daha çok alışveriş yapmasına, ya da kadının daha estetik bir varlık olmasına bağlanır, bu yüzdendir kadın meta olarak daha çok kabul görür! Son yıllarda erkek cinsinin de feminen karakteri (metroseksüel olma meselesinden bahsediyorum) onu da pazara daha uygun bir meta haline getirmiştir. Vitrin için cinsiyet fark etmez, o biseksüeldir, önüne geleni pazarlar. İçini nasıl doldurduğunuza bağlıdır. Güzelliği de kalıba döker, sıfır bedeni pazarlar, insanlar o kalıba girmek için anoreksik olurlar. (daha&helliip;)

Read Full Post »

“Sen büyük, güzel ve muzaffer/ Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin” Nazım sevgilisini hayal etmiş bu dizeleri yazarken. Divan şairi de sevgilisiyle Göksu Deresine, Sabadad’a gitmeyi konu etmiş şiirlerinde. Konu ütopya olunca bunlar aynıdır. Mesele ulaşıldıkça ulaşılmaz olandır yani. İdeal aşktır, mutluluktur, özgürlüktür. Güzel günler görüleceğine olan inançtır. Yeryüzü cenneti, divan şairinin tanımladığı, sevdiğinin kirpiklerinin gölgesinin ötesinde bir şeydir. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Max Weber’e göre, kapitalizm ruh açığını muhafazakar tabiatlı Protestan ahlak ile gidermektedir. Kentli orta sınıfın kapitalizmin bel kemiği haline geldiğini iddia eden Erich Fromm da bu görüşü destekler. Protestan ahlak ile yerine getirilen dünyevi ödev ile, daha fazla çalışma ve daha fazla iş üretme ile kapitalizm gelişir. En gelişmiş Batılı ülkelerin Protestan olmasını da görüşünü destekleyici bir unsur olarak kullanır Weber. 16. Yüzyılda ortaya çıkan ve dini rasyonalize etmeye çalışan Protestan ahlak kapitalizmi özümsemiştir. Püritenizm her türlü dünyevi zevkten uzak durmayı emrettiğinden para harcanamaz ve birikir. Zaten sermayenin birikeni makbuldur. Tanrı tarafından seçilmemişse kişi, yani Weber’e göre eğer bu kişi ünlü değilse ya da özel bir yeteneğe sahip değilse başka bir işaret olan zenginliğe yönelir ve bu amaç uğruna sürekli çalışır ve bu devinim kapitalizmi besler. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Amazonların diktiği fallizm kalıntılarının Anadolu’da mezar taşı zannedilerek üstüne mum dikilip dilek dilendiği rivayet olunur. Bu da başka bir şekilde hurafeye tapınma durumudur herhalde. Bir şehri ortadan ikiye bölme, başka bir şehrin ortasında fanus içinde yeni bir şehir yaratma projeleri son zamanlarda çok rağbet görmektedir ve iki kişiden birinin bu meselelere sonsuz ilgi alaka gösterdiği artık anlaşılmıştır. Muktedir olma ölçütü, gökdelen dikme, inşaat üretme yeteneği ile değerlendirilmektedir.
UFO gören masum köylü, “daş var mı daş?” derken Ankara’da uzay üssü kurulması projesine oy vermektedir. Arabası olmayan duble yola çok büyük hizmet gözüyle bakmakta, sağlığın özelleştirilmesi bütün özel hastanelere gidebilme hakkı ve sadece kuyruk beklememe, ayakta durmama rahatlığıyla özdeşleştirilebilmektedir. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Bir söyleşisinde Abdullah Nefes şöyle demişti: Şiirde Ankara etkisi diye bir şey vardır. O zamanlar dayakçı komiser diye adı çıkmış olan Arap Cemal’in oğlu “Kalın Türk” İsmet Özel şiirle Ankara’da tanışmıştır. Sezai Karakoç’un, Cemal Süreya’nın şiirlerinde Ankara’nın etkisi yadsınamaz. Oysa biz hep İstanbul’u özdeşleştiririz şiirle. Her tepesine ayrı şiir yazılan, “sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel” olan orasıdır.

“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan” diyordu Vizontele’de belediye başkanı. Çaresizlik bir memleketi sevmek için gerekçe olabilir, o şehrin özgürlüğünüzün başkenti olması da sevdirebilir o şehri size. Bir şehri niye sever, niye görmek ister insan? Işıklı parklarını görmeye gelmez veya sonradan yapılmış kitsch binaları da değildir bir şehri görülesi yapan. Her şeyi bir arada temsil etmesi için kurgulanmış, hem misket havasını, hem Ankara kedisini, hem seğmeni tanımlasın diye ucubeleştirilmiş maskotlar da o şehri görülesi yapamaz. (daha&helliip;)

Read Full Post »

“İşe ilk başladığım yıllarda, hevesli bir çalışanken üst düzey bir toplantıya katılmıştım. Toplantının ortalarında, karşımdaki yönetici bay, doğru ve hevesli fikirlerimi susturamayacağını anlayınca, toplantının en can alıcı yerinde “siz evli misiniz, bekar mısınız?” diye sordu.”

Bu ve buna benzer duyduğunuz çokça öykü için oflanıp puflanırsınız ama bu yazının konusu bu “acı(!)” olay değil. Kadının her gün maruz kaldığı doğrudan baskı/şiddet ve buna isyan ayarında hayıflanmak değil, feminen bir öfkeyi yansıtma çabası da değil.

Elbetteki insan, soyutlama kabiliyeti ve hayvandan ayrılan özellikleri ile doğayla kurduğu ilişkide objektif olarak özgür ve vicdan sahibidir. Ne olursa olsun bilimin geldiği aşama en azından akıl sağlığı ile (yapamasak da) bize doğruları söyletmekte. Erkeklerin yasaları ile çevrilmiş evrenimizde, erkek iktidarının fiziksel ve sembolik her türlü şiddetine karşı uysallaşmış bir kadın varoluşu ile karşılaşırız. Kadın bedeni bu iktidarın yerleştiği ve savaşların verildiği bir coğrafyadır. Bugün vicdan, ahlak, eşitlik şiarları içerdiği iddia edilen “din ideolojisinin” bile temel olarak erkek iktidarını pekiştirmek niyetinde olduğunu söyleyebiliriz. Ahlak meselesinin namusa indirgenmesi koskoca dinin beynindeki bilinçaltıdır. “Başörtüsü bir özgürlük meselesi midir” tartışmasına hiç girmeden şunu söyleyelim; kadından sorumlu kadın devlet bakanı, bir kadına taciz meselesinde kalkıp, kadının da suçu olabilir diyebildi. Bir ilahiyat profesörünün “kadın açık saçık giyinirse, tacizi hak eder” diye fetva verdiğini de duyduk… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Lisedeyken Turizm diye seçmeli bir ders vardı. ‘80 sonrası “turizm patlaması” pompalamalarıyla memleketin ilgi odağı haline gelen, ülkenin kurtuluşunun neredeyse onun gelişimine bağlandığı ve zamanın köşe dönmeci zihniyeti ile kısa yoldan zengin olmanın en kolay aracı olarak görülmeye başlayan bu sektör otantik olanı turistik hale getirip, yalnızca deniz kenarlarını değil, yayık ayranını, şark köşesini, köyündeki tezgahın başında halı dokuyan nineyi bile öyle çabuk pazara sürdü ki, turistik hale gelen yerlerin “yerlileri” neye uğradıklarını şaşırdılar.

Turistik yerlerde, özellikle deniz kenarlarında kalan genç jenerasyonlar, esasen taşra olan yaşadıkları yerlerin yazları metropolleşmesine uyum sağlamaya çalışsalar da bu ortama o kadar yabancıydılar ki hep o yaşamı dışardan izlemeye, izledikçe daha çok içine girmeyi istemeye, ancak daha da çok dışlanmaya başladılar. Yerli alt sınıfın özellikle genç jenerasyonunun ya turizmde başarılı olması, ya aileden kalan mal-mülkle zengin olması, ya da yabancı bir gelinle evlenip bu hayattan kurtulması beklendi. Ancak bu yabancılaşma yerli halkın önemli bir bölümünü dışladı ve yaşadığı yerden uzaklaştırdı. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Older Posts »