Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘diğer yazılar’

Her şeye rağmen diziler, toplumsal/popüler bir veri oldukça ve bu konuda fazla cüret gösterdikçe, benim de eleştirel birkaç şahsi fikir yazmaktan çekinmemem lazım diye düşünüyorum! Elbette ki doğal hastalığımızdır; Dostlarınız yücelttikçe, beğendiğiniz yazar ve takip ettiğiniz yayın olumlayınca, tersi olamaz diye düşünüyorsunuz… Birden Behzat Ç.’nin bırakın sevilmeyi kırmızı çizgi haline gelmesi şaşırtıcıdır benim için. En azından arkadaş çevremde eleştirilmesi teklif dahi edilemez bu konumun üstüne gitmek nasıl tepkiler yaratır bilemem.

Nedir mesele diye sorduğumda “gerçekçi” diyorlardı. Peki Başka? Başka yok. Oysa gerçekçiliği gerçekçi bir akıl değil, hissi bir akıl anlar; Her zaman gittiğim berber arkadaşım da şöyle dedi bana; “Git Allah aşkına! Öyle polis mi olur abi?” Ben bir karakterin canlandırılma başarısından bağımsız, dizi kahramanı Behzat Ç.’yi sevemiyorum. Dizide Ankara’ya dair Gençlerbirliği motifleri ile “La!” lafından başka bir şey bulamadığımı, bunların da bana zaten hiç ilginç gelmediğini söylüyordum sürekli, abartıldığına nazaran. (daha&helliip;)

Reklamlar

Read Full Post »

Geçenlerde özlediğim bir ses duydum televizyonda: Ferdi Özbeğen popçu Bengü ile düet yapıyordu. Sonra kimliğimiz, bedenimiz ve eğitimimiz üzerine düşünürken buldum kendimi.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur şiarıyla 80 sonrası beden eğitimi dersleri, memlekete aslan gibi erkek evlatlar, vatanı koruyacak askerler yetiştirme çabasındaydı. Kız çocuklar pek önemsenmezdi, hatta muhafazakar-mutaassıp mahallerde kız çocuklarına rapor alınırdı, beden dersine girip de orası burası görünmesin diye. Dersin aslı rahat, hazır ol, uygun adım marş, sağa çark, sola çark üzerine kuruluydu, esas amaç 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda öğretilen abuk subuk hareketleri yapmayı öğrenip, diz altındaki eteklerin fazla açılmasına mahal vermeden görevi tamamlayabilmekti, ya da panonun bir parçası olunduysa kazara, doğru renkteki kartonu kaldırabilmekti.

Her yerde ve her şeyde olduğu gibi bu da bir sınavdı, öndeki geçilmeliydi. “Bak bizim oğlan ne kadar güzel yapıyor hareketleri” Bu nedenle ilkokuldan lise sona kadar hatta bazen üniversite dahil olmak üzere yaklaşık 10-15 sene bu tedrisattan geçmiş bizler, bir sahil kasabasında yaşamıyorsak yüzme de öğrenemezdik. Sonra da ayağımızın basmadığı yerde yüzemedik elbette, havuzun derinleştiği yeri darağacı belledik, öğrenilmiş çaresizliğimizi aşamadık. Ruhumuza iyileşmez yaralar açılmıştı, bedenimiz de eğitilememişti. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yeni taşınmıştık, etrafı yüzme havuzlu lüks villalarla çevrili, diğerlerine göre oldukça mütevazi şimdi oturduğumuz bu eve. Bakımlarını üstlendiğim kedi ve köpeklerim ve biz Kaş’a göre daha fazla doğayla iç içe olmayı vadeden bu yerde, denizin hemen kenarında yapılaşmış, Yarımada mevkiinde yaşamaya başladık. İlk işim oturduğumuz sitenin ortak kullanımına açık bahçesinin bir köşesine birkaç çeşit sebze ekmek oldu. Toprak ana bir ektiğim yerde beş vermeye başladığında, onun sunduklarını komşularımla paylaşıyordum.Ben paylaştıkça toprak ana bereketini arttırıyor, bereket arttıkça paylaşılan pay büyüyordu. Neticede herkes ya suyuna ya tohumuna ya toprağına gücü yettiğince katkı sağlamıştı. Bu ortaklık, bu paylaşım sayesinde üretmekte tüketmekte aynı derecede haz veriyor, maddi tatminlerin yanı sıra ruhumuzu da besliyordu. Mevsimlerden kıştı. Civarımızda çoğu, İngiliz vatandaşlarına ait olan lüks villalar da, önlerindeki lüzumsuz su birikintileri dediğim havuzları da boştu. Hemen yanıbaşımızdaki denizin dalga seslerini bastıran, havuzların o –yere batasıca- pompa sesleri henüz, doğal ortam seslerini kirletmiyordu.

Ve bir gün ilkbahar kendi sonuna, yaza doğru evrildi. Evin balkonuna çıktığımda, boş bildiğim havuzların içersinde temizlik yapan bu ülke vatandaşlarını, başlarında da onları yönlendiren İngiliz mülk sahiplerini, baktığım mesafeden seçebiliyordum. Havuzların içini temizleyen, bahçeleri çapalayanların kimisi kürt, kimisi Kaş’ın yerlilerinden olan insanlardı. Bilemiyorum, balkonumdan gördüğüm muazzam manzara bana eskisi gibi keyif vermiyordu. Bir şey beni çok rahatsız ediyordu, nedenini tam açıklığıyla ortaya koyamasam da bir şey beni, çok rahatsız ediyordu. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Havva Adem’i yasak elmayı yemeye ikna ettiğinden dünyaya sürüldüğümüz söylenir. Dünyaya kahrettiğimiz zamanlarda kızarız Havva’ya, seviyorsak o gün dünyayı severiz Havva’yı da. Bütün bir cennet onlarındır oysa, ama sadece yasak olan meyve ilgi çekmiştir işte, insanoğludur sonuçta. Şeytana uyan, şeytanla işbirliği yapansa kadındır. Bu referansla sonradan bütün şeytanlıklar da ona atfedilmiştir. Kurban dahi olsa…

Geçen sene aralık ayında Ankara Sinema Derneği’nin düzenlediği Gezici Festival’de “Kars Öyküleri” adı altında çekilen 5 kısa filmden biri “Kül”dü. Filmde mezarlıkta oynayan küçük bir kız çocuğu sanki bir şeylerden, birilerinden kaçıyor, mezarlığa sığınıyor, ölüme yakın duruyor, hayat ona bir şey vaat etmiyor belli ki daha o yaşta. Sessiz sakin bir anne ve kızına bakışlarıyla aklımızda soru işaretleri bırakan baba. Sutyen alırken çekinen anne kızını tartaklıyor, ergenleşmeye başlayan kızına içinden sinirleniyor, oysa ergenliğe geçişte kız çocuklara alışsınlar diye alıştırma sutyeni alınır, ergenlik bir çocuğun ilk travması ilk kendini tanıyışıdır çünkü. Kabul etmiyor bunu anne belli ki. Kötü bir şey yaptığı hissine kapılıyor kız, mezarlıkta oynamaya devam ediyor… Yıllar sonra anne ölüyor; kız zorla geliyor sanki annesinin ölümü üzerine kasabasına, üstündeki kıyafetler büyük bir kente tutunmuş izlenimi veriyor, kaçıp uzaklaşmış o evden, oynadığı mezarlıktan, yalnız başına büyük bir şehre ait artık… Filmi izledikten sonra durup düşünüyoruz; ” bu bir ensest meselesi olabilir mi?”, ensest meselesi böyle olabilir zaten, çünkü babanın sadece gizil bir bakışı vardır filmde, toplumda olduğu şekli ile kameranın gözünden yakalarsınız yakalamazsınız, işte o kadar.

(daha&helliip;)

Read Full Post »

Saygıdeğer Elif Hanım,
Dün gece biraz geç yattığımdan, bu gün öğlene kadar uyudum. Gazete almaya üşendim için gündemi internetten takip etmeye karar verdim. Birkaç “klasik” gündem başlığı okuduktan sonra hakkınızda yapılmış haberi gördüm. Aslına bakarsanız Elif Hanım, sizinle ilgili bir haberin bu denli dikkatimi çekmesine şaşırıyorum şu anda. Ancak haberin başlığı dikkat kesilmeyecek gibi değildi; “Elif Şafak’ın ‘İskender’i çıkmadan 165 bin sattı.”
Söyleyin Elif Hanım, siz olsanız okumaz mısınız? Okursunuz tabi ki. Bir röportajınızda evliliğinizle ilgili bir habere sinirlendiğinizi uzun uzun anlatıp, sonuç olarak da efsanevi, kitleleri peşinizden sürükleyecek şu cümleyi sarf etmediniz mi?

“Bunlarla uğraşacağıma oturup kitap okurum.” (daha&helliip;)

Read Full Post »


Max Weber’e göre, kapitalizm ruh açığını muhafazakar tabiatlı Protestan ahlak ile gidermektedir. Kentli orta sınıfın kapitalizmin bel kemiği haline geldiğini iddia eden Erich Fromm da bu görüşü destekler. Protestan ahlak ile yerine getirilen dünyevi ödev ile, daha fazla çalışma ve daha fazla iş üretme ile kapitalizm gelişir. En gelişmiş Batılı ülkelerin Protestan olmasını da görüşünü destekleyici bir unsur olarak kullanır Weber. 16. Yüzyılda ortaya çıkan ve dini rasyonalize etmeye çalışan Protestan ahlak kapitalizmi özümsemiştir. Püritenizm her türlü dünyevi zevkten uzak durmayı emrettiğinden para harcanamaz ve birikir. Zaten sermayenin birikeni makbuldur. Tanrı tarafından seçilmemişse kişi, yani Weber’e göre eğer bu kişi ünlü değilse ya da özel bir yeteneğe sahip değilse başka bir işaret olan zenginliğe yönelir ve bu amaç uğruna sürekli çalışır ve bu devinim kapitalizmi besler. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Hepimizin geçmişinde bir an vardır? Daha duyarlı olduğumuz geri dönülmez şekilde bir toplumsal düşünceyi olumladığımız. Deniz Gezmiş’in parkalı ve hüzünlü fotoğrafı, mahalledeki Salih Ağabey ya da en yakın arkadaşımızdan alınmış bir George Politzer kitabı; her şeyin başlangıcı böyle bir an olabilir…

Devrimden Sonra filmi de yukarıda bahsettiğimiz o anlar için anlatılmış. Sinema etkili bir araç. Alternatifi sadece “yolsuzlukla mücadele” ve “işsizliğin bir nebze olsa azalması” olarak gören genç bir kesim için, bu filmle devrim fikri realize ediliyor, yaşadıkları ülke içinde sosyalizmin somutlaşması sağlanıyor. Özellikle yaygın internet kullanımı eminim ki ilerleyen süreçte “Devrimden Sonra” filminin bu kısa anlatılarını daha geniş bir kitlenin izlemesini sağlayacak. Mesela bu iş güç yarışma sınav falan ortamında bir sürü okuma yapıp sağlanabilecek derin felsefe; birden hastanenin önünden geçerken, bir köyde mola vermişken ya da fatura sırasında beklerken, ev sahibi kapınızı güm güm çalarken anlaşılabilir…

Filmin tabi ki sinematografik olarak kısa anlatılar içermesi ve propagandist yapısı (ben bundan rahatsız değilim) küçük bütçesi ve etkili esprisiyle birlikte düşünüldüğünde önemsizleşiyor. Hem bir fikrin yerleşmesi hem de gerçekleşebileceğinin görülmesi açısından, genç kitlelerin apolitizasyonu karşısında mantıklı bir eksen gibi duruyor. (daha&helliip;)

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »