Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘erdem ceydilek’

Öyle tecrübeler, öyle karşılaşmalar çıkıyor ki insanın karşısına, o güne kadar kafanda çizdiğin resmin üzerine küçük yeğenin su dökmüş gibi hissediyorsun ve ertesi gün öğretmenin bu bahaneye inanmıyor!

İnsan sarrafı olmak gibi bir derdim yok, hiçbir zaman da olmadı. Ama yine de insan, yeni tanıştığı birine, hatta bırakın tanışmayı, otobüste karşısında oturan birine bile baktığında, bilinçli olmasa bile kafasında o insanın bir robot resmini çiziyor, akla gelebilecek tüm eylem ve duyguları listeleyip, o insanın yapıp/yapamayacağı eylemleri ve sahip olup/sahip olamayacağı duyguları eşleştiriyor. Kabul ediyorum, abartıldığı müddetçe elimizde ön yargıdan başka bir şeyin kalmamasına sebep olacak hastalıklı bir davranış bu.

Yani demek istediğim şu… Örneğin sigara içmek eylemi… Maçta yanımda oturan amcanın sigara içip içmeme olasılığını daha ilk görüşte kafada cevaplıyorum. Çizginin bir ucunda yüzde yüz sigara içme durumu, diğer ucunda da yüzde yüz içmeme durumu. En uç noktalar olmasa bile, örneğin sigara içme ihtimaline daha yakın bir yere konumlandırıyorsun kafada. Elbette bu tartımların hepsi bilinçli şekilde yapılmıyor. Dahil olunan çevrenin gerektirdiği bazı değerlendirmeler ağır basıyor ve önceliği o konulara veriyoruz. “Bu teyze bence Kuğulu’da inecek gibi görünüyor. O inince ben otururum!” gibi… Ya da “Bence bu hoca sınavda zor soru sormayacak birine benziyor!” gibi…

O konuda tecrüben ne kadar azsa, ki kişisel deneyime de gerek yok o eylemleri gerçekleştiren bir arkadaş da yeterli, o iki marjinal ucun arası o kadar açık oluyor. Mesafe artıyor. O eylemi yapabilecek ve yapamayacak insanlar birbirinden o kadar farklılaşıyor. Ama ne zaman ki o duyguyu tadıyorsun, yaşıyorsun, eyleme geçiyorsun, ya da bunları yapan biriyle muhabbetin ilerliyor, işte o zaman o iki uç birbirine yaklaşıveriyor.  Aniden!

Aniden yaklaşıyor iki uç birbirine, çünkü görüyorsun ki senin o iki marjinal uç diye nitelediğin iki nokta arasındaki ayrım, sadece anlık sevinçlere, anlık öfkelere, anlık kederlere bağlı! A noktasından B noktasına kağnı hızıyla gidileceğini düşünürken, bir yaşanmışlık, bir anlatış, bir damla göz yaşı sana A noktasından B noktasına ışık hızıyla da gidilebileceğini gösteriyor. Anlık tepkilerin yol açtığı/sağladığı ömürlük götürüler/getiriler!

Ve sen otobüste, yine aniden, cinayet suçuyla ceza alan insanların da masum olabileceği ve otobüste arkanda oturan adamın da katil olabileceği ihtimalleriyle Havacılık Müzesi’nin yanından şehre doğru yol alıyorsun.

(resmi olarak 67, ama aslında 70 küsür yaşında olan o güzel amcaya)

13 Temmuz 2011

Erdem Ceydilek

Reklamlar

Read Full Post »

“Ama şunu fark ettim Çetin, seninle birlikte olduğumuzda hiçbir şey endişelendirmiyor beni. Her yere girip çıkabilirmişiz gibi geliyor. Büyük alışveriş merkezlerine ve oradaki sinemalara bile!”

İşte böyle diyordu Ender, Çetin’e kitapta. Ben de bu düsturla, yıllardır alışveriş merkezi sinemalarına gitmeyen biri olarak aldım arkama 5 tane güzel dostumu, tuttum Bizim Büyük Çaresizliğimiz‘in Ankara galasının yolunu. Kıştan kalma bir ayazın ardından gelen ılık bir Nisan akşamında, Eskişehir Yolu boyunca uzanan alışveriş merkezlerinden birine girdik. Ender’le Çetin’in arkadaşlığı da böyle bir havada başlamıştı büyük olasılık. Nisan sonu, Mayıs başı….

Gala öncesi verilen kokteylde, İlker Aksum ve Güneş Sayın’la fotoğraf çektirdikten ve film afişinin önünde 2 erkek-1 kadın benzer pozlar vererek yaratıcılığımızın ne denli kıt olduğunu kanıtlarken cümle aleme, sabahtan beri içimi kaplayan heyecanı, bir iki kadeh şarapla bastırmaya çalışıyordum. Filmin yapımcısının filmden önce ismini telaffuz etmeden seyircilere alkışlattığı Barış Bıçakçı’nın, kameralardan ve fotoğraf makinelerinden kaçan mütevazi tavırları da not edilmeli bu gece için.  (daha&helliip;)

Read Full Post »

Evimizin bahçesinde iki tane badem ağacı vardı. Birinin bademi acı oluyor diye, onun çağlasını, diğer ağacın da bademini yiyorduk. Hayatımın ilk bilimsel bilgisine o zamanın şartlarında ulaşmış oluyordum böylece: Çağlayı acı badem yapan şey her ne ise, baharda giriyor o meyvenin içine!

Şimdi o bahçenin üzerinde binalar yükseldi. Evin önündeki o eğimli bahçede, bahçenin önündeki o yokuşta topun peşinden koşarak az pantolon eskitmedim. O zamanlar kot pantolondu. Şimdi ise o yokuşun anlamı, yeni yapılan apartmanlardaki kot farkı. O mahalleden geriye ise sadece yeşil minareli cami kaldı. Mahalleyi uzaktan görünce, ya da içine girince tek yol göstericim o yeşil cami. Yoksa bulamam, kaybolurum! 325. sokak, 326. sokak, 327. sokak, 328. sokak… Başka hiçbir şey kalmadı. Ne badem ağaçları, ne dut ağaçları, ne hanımelleri, ne toprak basket saham. Sadece o yeşil cami! Her şeyi yıktılar (ve sözde yeniden yaptılar!) ama anılarım ve korkularım kaldı bana. (daha&helliip;)

Read Full Post »