Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kardeşim likya’

Kardesim Likya Afis

Read Full Post »

Lisedeyken Turizm diye seçmeli bir ders vardı. ‘80 sonrası “turizm patlaması” pompalamalarıyla memleketin ilgi odağı haline gelen, ülkenin kurtuluşunun neredeyse onun gelişimine bağlandığı ve zamanın köşe dönmeci zihniyeti ile kısa yoldan zengin olmanın en kolay aracı olarak görülmeye başlayan bu sektör otantik olanı turistik hale getirip, yalnızca deniz kenarlarını değil, yayık ayranını, şark köşesini, köyündeki tezgahın başında halı dokuyan nineyi bile öyle çabuk pazara sürdü ki, turistik hale gelen yerlerin “yerlileri” neye uğradıklarını şaşırdılar.

Turistik yerlerde, özellikle deniz kenarlarında kalan genç jenerasyonlar, esasen taşra olan yaşadıkları yerlerin yazları metropolleşmesine uyum sağlamaya çalışsalar da bu ortama o kadar yabancıydılar ki hep o yaşamı dışardan izlemeye, izledikçe daha çok içine girmeyi istemeye, ancak daha da çok dışlanmaya başladılar. Yerli alt sınıfın özellikle genç jenerasyonunun ya turizmde başarılı olması, ya aileden kalan mal-mülkle zengin olması, ya da yabancı bir gelinle evlenip bu hayattan kurtulması beklendi. Ancak bu yabancılaşma yerli halkın önemli bir bölümünü dışladı ve yaşadığı yerden uzaklaştırdı. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin bir entelektüel olarak yaşadığı dünya ile yaşayan dünya arasında kaldığı anlamsızlığı hisseder ve herkese, her şeye karşı çözümleyici bir uzaklıkta durur. Kimse değildir ki kimsesi de yoktur. Benzer şekilde Kafka’nın “Dava”sı veya Albert Camus’nun “Yabancı”sının kahramanları Joseph K. ve Meursault da tam karşılarındaki toplumla nedensizlik ve yabancılaşma ilişkisi geliştirirler. Camus’nun Kafka’dan etkilendiği, Kafka’nın da insana dair gizleri sorunsallaştıran ve varoluşçuluğun babası olarak görülen Kierkegaard’a ilgisi bilinmektedir. Yani kısacası, 20. yüzyılın ilk yarısında, savaşların travmasında ve Avrupa’nın göbeğinde var olma savaşı veren bir “yabancı” dolaşmaktadır.

Savaş sonrası kurulmuş ve ikinci savaşa girmemiş Türkiye’de de aynı dönemde bir yabancı dolaşmıştır: “İkinci Yeni”. Bu bir edebiyat devrimidir, yalnız ve parçalanmış bireyi yapıtlarının merkezine koymuş imgelerini zaman ve mekandan kopan bu insana adamıştır. Ve 1960’larda Edip Cansever “Çağrılmayan Yakup”u yazar… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Her film biraz yüzeyde kalır. Yaşadığımız ve sürekli algıladığımız dünyadan görüngülerin seçilmesi ve ifade edilmesidir yapılan. Her film, izleyenlerin zihinlerindeki imgelem ile de birlikte okunmalı ve düşünülmelidir. O yüzden bir filmin arasında dolaşıp yazı yazıyoruz.

Filmde genel planların (Kaş’tan Meis’i alan kolay ve açıklayıcı kadrajlar dışında) tercih edilmemesi, elbette ki koskoca gelir üreten bir turizm kasabasına, küçücük “Sinemakavram” ekibi ve ekipmanının set kuramayacağı, bu meydanları ışıklandıramayacağı vs. gibi teknik imkansızlıklardan… Diğer taraftan Canon HV 20 bir el kamerasıdır ve inandırıcılık sorunu vardır! Ancak zaten bütün bunları görerek ve bunlara uygun yazarak gidildiğini biliyorum. Her sahnenin o ana değil de daha derin bir zamana dayanan meselesinin konmaya çalışıldığını da… (daha&helliip;)

Read Full Post »

Belki de Kardeşim Likya filminde kahramanımızın çekirdek satan halini de anlatmalıydık geçmişe ilişkin olarak… Ama o zaman çekirdek satan bir çocuğa meydanda sempati duyan “şöhretli dizi oyuncusunun” o anda insanların görmek istediği (ve zaten gördüğü) şiirsel bir görüntü yaratmasının sömürdüğü duyguları eleştiremezdik. O yüzden bu sıcak Akdeniz/Aşk imgesini biraz ters yüz etmeye çalıştık. Kardeşim Likya filminde Kaş’ta bir güzelleme yapmamaya çalıştık. (daha&helliip;)

Read Full Post »

80 sonrası çoğalan niteliksiz orta sınıflar, hatta üniversite etiketli vasıfsız gençler; kentlerde alt sınıfların çalışkan, yarışmaya hazır, her yaştan askerleriyle karşılaştılar, yenildiler, işe yaramaz sıfatını kabullendiler, ütopyalarını kaybettiler. Bunun yanında, kitlesel kahramanların yerine taşraya doğayla barışmaya giden yenik, bireysel kahramanlarla özdeşleşme başladı. Üretken potansiyelini kullanamayan ve dışlanan kentlinin Bodrum simgeli bir güney kaçışı model oldu. Özellikle üst orta sınıf, zenginleşmiş kesim ile başlayan bu durum, daha alt sınıflarda bir fantagorizma haliydi başta. Ama birden daha küçük bakir ve savunmasız denebilecek alanlara da göç başladı. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Turhan Oflazoğlu’nun yazdığı “Genç Osman” isimli oyunda; “Set çekmezsek İstanbullu İstanbul’da boğulacak!” der sadrazam. Padişahın hocası Ömer Efendi şöyle cevap verir: “Nasıl set çekebiliriz ki? Biz İstanbul’u Anadolu’nun parasıyla kurmadık mı?” Çok sonraları, 1962’de Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları romanında ise trenden inenlere tiksinerek bakar kentli, hükümetin buna bir çare bulması hatta onların gelişini yasaklaması gerektiğini düşünür. Bu tehdit algıları hiç azalmadı, hatta arttı. Eski köylü sokakta rastgele dolaşan, mutena mekanlara biriken insanlar olduğunda, vize uygulaması tekrar tekrar gündeme taşındı. Kentin varoşlaştığı sürekli söylenir oldu. (daha&helliip;)

Read Full Post »

Older Posts »