Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘şeyda maraş’

İnsan işgücünü satarak emeğine, emeğinin ürününe, onun vitrindeki çekiciliğine yabancılaştığı gibi hayatına ve eylemlerine de yabancılaşır. Sinemakavram’ın “Mavi Piyano” filminde de kadın, müzik aletleri satan bir dükkanda çalıştığı halde, oradaki müzik aletleriyle ilişkisi sadece bir gitarı kırması ve patronundan azar işiteceğine dair endişesidir. Kızına piyano almaya gelen başka bir üst sınıf kadını dinlerken de kızına bir gün piyano alabileceğine dair bir hayali ya da öyle bir planı yoktur. Kendi kızına aldığı melodikayı yine kendi mahallesinde bir dükkanda görür. Mavi melodikanın piyano benzerliğinden dolayı alınması ve kız çocuğu tarafından piyano şeklinde çalınması, yine kendi içinde bir gerçek değil, bir siyah kuyruklu piyanonun ve onu çaldıracak hocaların küçük bir simulakrıdır.

Filmde “Aslan oğluma bak, hemen de nasıl çözdü melodika çalmayı” diye düşünür baba. Kızını melodika çalarken görmesi de, ancak şaşkınlığıyla sonuçlanır. Kız çocuklarına yapılmayan değil ama geciken iltifat ilkesi gereği, an savuşturulur. Bundan sonraki hamlesi karısınadır: “sen kahvaltıyı hazırlamadın mı daha?”

(daha&helliip;)

Reklamlar

Read Full Post »

Yer Bize Cimen Verdi (Trailer) from Alper Kocatepe on Vimeo.

SinemaKavram ekibinin ‘Yer Bize Çimen Verdi’ adlı belgeseli, Yukarı Köprüçay Havzası’ndaki yaşamı ve kendi kendine yetebilen bir coğrafyayı konu edinirken, bölgede yaşayanların, havza üzerinde çalışmaları devam eden HES ve baraj projelerine bakışını ortaya koyuyor.

Yönetmen: Ulaş Temur, Görüntü Yönetmeni: Ahmet Kapucu, Kameraman ve Kurgucu: Alper Kocatepe, Ses: Özlem Işıklı
Proje Danışmanı: Yusuf Yavuz, Koordinatör: Şeyda Maraş, Özgün Müzik: Bülent Ünal

Read Full Post »

Mağara resimlerine bakarsak sanatın insanla yaşıt ve bir açıdan, işlevi gereği insanlık tarihini yaratmış olduğunu, söyleyebiliriz. Bir sanat tanımı yapmalıysam eğer, Ernst Fisher’in “Sanatın Gerekliliği” adlı başucu kitabıma başvurmalıyım diyorum. “Belli bir dönemde, toplumun eriştiği düzeye göre sanatın bu iki ögesinden biri ağır basabilir-kimi zaman çağrışımlarla büyüleyen yanı, kimi zamansa ussal ve aydınlatıcı yanı, kimi zaman sezgi, kimi zamansa yargı gücünü kesinleştiren yanı. Ama ister oyalasın, ister uyarsın, ister gölgelendirsin, ister aydınlatsın hiçbir zaman gerçekliğin katı bir tanımlaması değildir sanat. Sanatın görevi her zaman insanı bütünlüğü içinde heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının yaşamı ile bir görebilmesini başkalarında kendisinin olabilecek yaşantıları benimsemesini sağlamaktır.” Ve Ernst Fisher, sanata ilişkin yargısını şu cümlesiyle özetliyor:”Sanat insanın dünyayı tanıyıp, değiştirebilmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat”.

Şimdi, “Sanat için soyunmak” meselesine geçebiliriz. Burada çıplaklığın estetik ve etik tartışmalarına girmeyeceğim. Kaldı ki bu motto cinselliğin bir tabu olduğu bu ülkede bir tartışma konusuydu. Evet soyundum. Sor bir niye soyundum? Tabii ki sanat için(!) (daha&helliip;)

Read Full Post »

Yeni taşınmıştık, etrafı yüzme havuzlu lüks villalarla çevrili, diğerlerine göre oldukça mütevazi şimdi oturduğumuz bu eve. Bakımlarını üstlendiğim kedi ve köpeklerim ve biz Kaş’a göre daha fazla doğayla iç içe olmayı vadeden bu yerde, denizin hemen kenarında yapılaşmış, Yarımada mevkiinde yaşamaya başladık. İlk işim oturduğumuz sitenin ortak kullanımına açık bahçesinin bir köşesine birkaç çeşit sebze ekmek oldu. Toprak ana bir ektiğim yerde beş vermeye başladığında, onun sunduklarını komşularımla paylaşıyordum.Ben paylaştıkça toprak ana bereketini arttırıyor, bereket arttıkça paylaşılan pay büyüyordu. Neticede herkes ya suyuna ya tohumuna ya toprağına gücü yettiğince katkı sağlamıştı. Bu ortaklık, bu paylaşım sayesinde üretmekte tüketmekte aynı derecede haz veriyor, maddi tatminlerin yanı sıra ruhumuzu da besliyordu. Mevsimlerden kıştı. Civarımızda çoğu, İngiliz vatandaşlarına ait olan lüks villalar da, önlerindeki lüzumsuz su birikintileri dediğim havuzları da boştu. Hemen yanıbaşımızdaki denizin dalga seslerini bastıran, havuzların o –yere batasıca- pompa sesleri henüz, doğal ortam seslerini kirletmiyordu.

Ve bir gün ilkbahar kendi sonuna, yaza doğru evrildi. Evin balkonuna çıktığımda, boş bildiğim havuzların içersinde temizlik yapan bu ülke vatandaşlarını, başlarında da onları yönlendiren İngiliz mülk sahiplerini, baktığım mesafeden seçebiliyordum. Havuzların içini temizleyen, bahçeleri çapalayanların kimisi kürt, kimisi Kaş’ın yerlilerinden olan insanlardı. Bilemiyorum, balkonumdan gördüğüm muazzam manzara bana eskisi gibi keyif vermiyordu. Bir şey beni çok rahatsız ediyordu, nedenini tam açıklığıyla ortaya koyamasam da bir şey beni, çok rahatsız ediyordu. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Hababam sınıfı küçük bir örnektir bu büyük erkek dünyasına. Bir erkek lisesiydi ve hâlâ erkek lisesidir. Kız bulamadıkları için Hafize Ana’yı oynattıkları tarihi piyesleri, maçları, cezaları, Mahmut Hocası, tuvalette sigarası filan derken, bir gün dört tane kız öğrenci düşer bu dünyaya. Ortalık karışır. Hababam Sınıfı’na yazının sonunda tekrar değineceğim. Şimdi başka yerlere uğrayalım.
Bir erkeğin kafasını karıştırarak, yasak elmayı yemeğe ikna eden bir hatun yüzünden bu berbat yere sürüldüğümüzü söylediler bize. Peder Claude Frollo, güzeller güzeli Esmeralda’yı “Benim hazzın pis kuyularında hapsolmamı istiyor” diyerek yok etmek istedi ama aynı anda kin ve nefretle karışık acınası bir duyguyla Esmeralda’yı delicesine arzuladı. Aşık olduğu kadına kendisinden başka bir erkeğin sahip olması fikri Othello’yu kahretti, tutkuyla sevdiği kadınını kendi elleriyle öldürdü. Sisteme aykırı düşen kadınları cadı ilan ettiler, diri diri yaktılar buyurgan olmayan doğurgan kadınları kutsadılar. Binbir gece masallarında Şehrazat her bir gece için soğuk terler dökerek, zekice erdeme ve erdemliliğe ilişkin hikayeler uydurdu. Kocasına masallar anlattı, canını zor kurtardı da, aynı Şehrazat “Behey nemrut adam benden önce bu kadar masum kadıncağızı niye katlettin?!” diye hesap soramadı! (daha&helliip;)

Read Full Post »

İki kadın bir erkek kişisinden ibaret bir toplulukla, bir nedenden ötürü aynı yerde hep birlikte oturuyorduk. Laf lafı açıyor, sohbet ediliyordu. Öznesi olunmamış aşklardan konuşuluyordu, ben susuyordum. Yalap şap politikaya değinildi, bu ülkenin hali, halkın cehaleti biraz ekonomi azıcık eğitim paketlendi. Bu konu postalandı, ben yine susmuştum. Nasıl oldu anlamadım söz döndü dolaştı kadınlar ve erkekleri birbiri ile kıyaslamaya geldi. İşte efendim kadınlar aynı anda bir sürü şeyi düşünebilirlerken erkekler tek bir şeye ancak odaklanabilirmiş. Erkekler detayları göremez dümdüz düşünürlermiş de, erkekler falanmış da erkekler filanmış da… (daha&helliip;)

Read Full Post »